Üç Temmuz 1981 günü MAMAK da
bulunan askeri cezaevi savcılığına getirildik. Karar almıştık suçlamaları ret
edecektik. Savcının yanına önce Erhan’ı aldılar. On dakika kadar kaldı sonra
çıktı. Bir dakika sonra beni aldılar. Savcı binbaşı rütbesinde bir havacı
subaydı. İçimden geçirdim: “bizde havacıyız bizi anlar, yardımcı olur diye”.
Hiçte öyle olmadığını biraz sonra anlayacaktım. Evrakları gözden geçirdikten
sonra bana sandalye’ye oturmamı söyledi. Sonra emniyette alınan ifademin; Çağatay
GÜNEL ve Erhan’ın, hakkımda söylediklerini okudu ne diyorsun? Dedi. O sözler
emniyette zorla, işkenceyle alınmış ifadeler kabul etmiyorum dedim. Biraz daha
ayrıntıya girerek; Ankara da iken ve Malatya’ya gittikten sonraki durumumdan
söz etti ve tekrar sordu. Polislerin uydurması kabul etmiyorum efendim. Sonra
dışarı çıkmamı istedi. Ben odadan çıktıktan sonra tekrar Erhan’ı aldılar odaya.
İki üç dakika kaldıktan sonra Erhan çıktı. Beni tekrar aldılar. Savcı bu defa
el yazmalarım ile ilgili sorular sordu.” Polislerin bu bilgileri nereden
bulduklarını bilmiyorum, bana zorla yazdırdılar ve Yazıların bana ait olduğunu
kanıtlamak için el yazı örnegimi alarak bilirkişi’ye gönderdiler”, dedim. Savcı çok sinirlenmişti; terliyordu, oturduğu
yerden kalkarak üstüme yürür gibi yaptı, sinirle masasında duran su dolu
bardağı eline aldı bana vuracakmış gibi yaptı. Bende;”efendim şu halime bakın,
otuz üç gündür emniyette zorla tutulan bir insan sanırım o koşullardan ve
işkenceden kurtulmak için ne söylenirse kabul eder, onun için şu an karşınızda
bulunuyorum. Ben suçsuzum.”
Gerçekten o halimizle sokak da
bir köşede oturuyor olsam; bana yardıma ihtiyacı olan birisi olarak para bile
verirlerdi. Kırk günlük bir sakal, yine o süre içinde kıyafeti değişmemiş ve
banyo yapmamış birini göz önüne getirin.
Savcı dışarı çıkmamı söyledi.
Koridorda bekliyoruz. Bizi getiren polisler tutuklandınız diyerek gittiler. Bir
süre sonra yanımıza bir çavuş ile silahlı iki asker geldi. Çavuş kelepçenin bir
ucunu bana bir ucunu Erhan’a takarak yürüyün dedi. Çavuş önde, biz ortada,
askerler arkada gidiyoruz. Soramıyoruz
da nereye götürüyorsunuz diye. Sessiz düşünerek tahminlerde bulunmaya
çalışıyorum.”Savcı suçlu bulup tutukladığına göre, emniyete gitmiyoruz. O halde
cezaevine gidiyoruz.” Bir tarardan da kelepçeli halimi düşünüp;”bu ülkeye,
devlete ve insanlarına ne zarar verdik ki bu haldeyiz, ülkesini yerleşik
düzenin istediği biçimde değil de, farlı bir biçimde sevdiğimiz ve insanlar
için daha iyi bir yaşam biçimi istediğimiz için mi?”.Bunları düşünürken ne
kadar gittik bilmiyorum. Zaten düşünürken başım önümde etrafa bakmadan
yürüyorum. Sanki bu ülke için iyi şeyler düşünmek suç ve bizde bunun suç
olduğunu biliyoruz da utancımızdan başımızı öne eğiyoruz. Sonunda bir yere
geldik. Etrafı iki metre yüksekliğinde tel örgü ile çevrili eski bir bina.
Kapıdan içeri girdik, çavuş kelepçeleri çıkardı bizi orda bıraktı ve gittiler.
Oradaki bazı kişiler etrafımız
sardılar; sol mu sağ mı diye sordular. “Sol”. Bazıları bunun üzerine yanımızdan
ayrıldılar. Kalanlar; hoş geldiniz! Geçmiş olsun, dediler. Bizi kendi odalarına
aldılar. Koğuş hakkında bilgi verdiler. Konuşan “komün” başkanı öğretmen,
asteğmen.’.“Burası subay koğuşu, muvazzaf veya askerliğini yaparken tutuklanmış
kişiler var. Diğer bloklardakilere göre çok rahatız. MHP’li ve dinci kişiler de
var. Dikkatli olun, zamanla kendiniz insanları tanıyacaksınız. Hangi davadan?
TKP.” Komün başkanı da TKP’nin gençlik örgütü olan İGD’den yargılanıyormuş.
“KOMÜN”
“ Harcamalar için gelirleri
birleştirerek yaşanılan ortak hayat.”
Bu kısa tanıtım ve diyalog tan
sonra, bize kahvaltı hazırladılar. Kırk gün sonra insan gibi bir kahvaltı
yaptık. Kahvaltı da; peynir, zeytin, domates, salatalık, süt vardı. En önemlisi
çay vardı. Çayı o kadar özlemiştim ki, üstelik cam bardak da içiyoruz. Bütün bu
konfor (kırk gün sonra, gerçekten konfor ) bizi şok etmişti. Bir taraftan da
kahvaltı sonrası banyo yapmamız için su ısıtıyorlar. Yirmi kiloluk peynir
tenekesin de ısıtıyorlar suyu. Bir elektrik kablosunun bir ucuna fiş takmışlar prize
giriyor. Diğer ucu açık ve tenekenin içindeydi. Kendi yedek kıyafetlerinden
bize; iç çamaşırı ve günlük kıyafet verdiler.
Bütün bu işlemler bittikten sonra bahçeye
çıktık.
İnsanlar bahçede yürüyorlardı. “VOLTA ATMAK” bu
olsa gerek. Kimisi daire biçiminde turlayarak kimisi tel örgü bitim yerine
göre, ileri geri gidip geliyorlardı. Bir tarardan da bizi süzüyorlardı.
Bizde(Erhan ve ben) oturduk bir güneş alan yere, güneşlenmeye başladık. Volta
atacak halimiz yoktu. Güneşe hasret kalmıştık. Bir tarardan da insanları
gözlemliyorduk. Yanımıza komün başkanı geldi. Bahçede dolaşan kişilerle ilgili
bilgi vermeye başladı.
_Şu şişman, kısa boylu hızlı yürüyen emekli binbaşı. İstanbul’da Yunan
konsolosluğuna askeri bilgileri satmış, Genel Kurmay mahkemesinde casusluktan
yargılanıyor.
_Şu iki kişi dolaşanlar asteğmen,
MHP davasından yargılanıyor.
_ Şu tek dolaşan yaşlı adam
Albay, Mersinden gelmiş kaçakçılıktan yargılanıyor. Aynı gruptan bir denizci
yüzbaşı ile iki de astsubay var.
_Şu tek dolaşan Havacı asteğmen,
tutuklanmadan önce, Sinop cezaevinde görevli savcı, İki sol hükümlünün kaçmasına
yardım etmiş güya, Hava kuvvetleri askeri mahkemesinde yargılanıyor. Bizim
komün’de.
_Bizim komünde iki asteğmen var
birde ben üç kişi, TÖB-DER davasından yargılanıyoruz.
TÖB_DER
“1971″de sendikalar kapatılınca TÖS” ün yerine Tüm
Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) kuruldu. TÖB-DER Tös”ün
yurtseverlik ve halkçılık mirasını devralarak sürdürdü. TÖB-DER, dönemin
Amerikancı generaller hükümeti ve gericiliğin saldırılarıyla karşılaştı.
Devrimin rüzgârı henüz dinmediği için TÖB-DER hızla gelişmişse de Tös”ün
ulaştığı etki gücüne ulaşamadı. Bunun iki nedeninden biri dünyada ve
Türkiye”de devrim rüzgârlarının dinmesi, ikincisi ise soldaki
parçalanmadır. Yazar: Mustafa Selçuk
http://www.devmiting.com/ sitesinden 01.01.2008 tarihinde yazdırılmıştır.”
Koğuşdan seslendiler arkadaşlar çay yapmışlar, girdik
içeri.”Aslında burada güneşin altında yudumlasaydık çayımızı.” İlk gün
kuralları öğreniyoruz yanlış yapmamak lazım. Çaylarımızı içerken “casus”
binbaşı girdi içeri. Bizim masaya oturdu. Bir bardak çay da ona
verdiler.”Binbaşı hiçbir gruba dâhil değilmiş. Tek başına yiyip içiyormuş.”
Bize geçmiş olsun dedi. Hemen kendisini anlatmaya başladı. İftiraya uğradığını
çıkınca hesap soracağını küfürlerle karışık anlattı. Çayını içtikten sonra da
duş almaya gitti. Biz tekrar bahçeye çıktık. Ha söylemeyi unuttum. Bahçemizde
iki metre kare havuzumuz bile var. Erhan bir ara, bu binbaşı ile ben konuşayım,
sen tanıyıncaya kadar uzak dur dedi.
Kaldığımız yer; daha önce revir olarak
kullanılıyormuş. Binbaşı duşunu aldıktan sonra yanımıza geldi. Ben, tuvalete
gitmem lazım deyip, kalktım koğuşa gittim. Onları yalnız bıraktım. Salı sabahı kahvaltıdan sonra, iki asker
geldi Erhan la beni aldılar, kelepçeleyip sorgu hâkimliğine götürdüler. Sorgu hâkimliği geçici mahkeme gibi işlev
görüyordu. Sorgu hâkimi, polis ifadelerimiz ve savcılık ifadelerimizi okudu,
kabul etmedik suçlamaları. Tutuklanmamıza karar vererek gönderdi. Tekrar koğuşa
geldik. Böylece dört buçuk yıllık tutukluluk süreci başlamış oldu.
Bizim komündeki
arkadaşların yanına gittim. Akşam yemeği için hazırlık yapıyorlar. Bizim koğuş B
Blok amirliğine bağlı. Blok amirliğinden görevli bir çavuş; Haftada bir gün
koğuştakilerin ihtiyaçlarını liste halinde alıp, şehirden(ANKARA) satın alıp
teslim ediyormuş. Bu listeleri de komün sorumlusu yapıp çavuşa teslim ediyor.
İhtiyaç belirlemede sınır yok. Çaydan şekere, et den sebzeye, tatlı ve sigaraya
kadar. Bir tek içki yok. Koğuşta televizyon bile var.
Şimdi asıl önemli olan para meselesi. Yanımızda çok az
para var. Hepsini komün başkanına verdik. Ziyaret günü Çarşamba günüymüş. Yarın
Çarşamba. Eşimle ve oğlumla görüşmeyeli tam kırk beş gün oluyor. Her ikisini de
çok özledim. Sağlık durumlarını, ekonomik durumlarını çok merak ediyorum.
İkinci gün de insanları, buradaki yaşamı ve işkence yorgunluğunu atmakla
geçirdik. Sizlere koğuş sayımından bahsedeyim. Sayım, bir sabah birde akşam
alınıyor. Sabahları saat on gibi. Tam periyodik bir zaman yok. Nöbetçi subayı,
Bloktaki işini bitirdiğinde geliyor. Akşamları ise yemekten sonra yani saat
yedi gibi. Sayımı, nöbetçi subayına koğuş sorumlusu veriyor. Koğuş sorumlusu
“casus” binbaşıydı. Nöbetçi subayından beş dakika önce nöbetçi çavuşu geliyor;
sayım için hazırlanın diyor. Herkes kapını önünden itibaren koğuş boşluğuna
doğru tek sıra oluyor. Nöbetçi subayı girince tekmili çavuş veriyor, koğuş
sorumlusu da saymaya başlıyor. Bazı nöbetçi subayları saydırmıyor bile. Çavuş
sayıyor, nöbetçi subayına aktarıyor, nöbetçi subayı da iyi akşamlar deyip
gidiyor. Koğuşun etrafında gündüz ve gece iki asker sürekli nöbet tutuyor.
Koğuştan yüz metre sonra bir vadi başlıyor, tam karşısı da vadi yokuşu. Tepenin
arkasında ne var bilmiyorum. Aslında gece kaçmak için ideal.(?)
Çarşamba sabahı herkes erken kalktı ve kahvaltı yaptı.
Tıraşlar olundu temiz kıyafetler giyildi. Bizim üzerimizdekiler zaten emanet.
Sayımdan sonra görüş başlıyormuş. Tel örgünün koğuş tarafına banklar ve sandalyeler
kondu. Dış tarafında zaten sürekli duran banklar var. Banklar yetmezse koğuştan
sandalye veriliyor, nöbetçi askerler eşliğinde. Hatice öğrenebildi mi acaba
benim burada olduğumu. Oğlumu getirebilecek mi? Para da lazım. Parası var mı?
Saat on gibi ilk ziyaretçiler gelmeye başladı. Koğuş da çaylar demleniyor, ikramlar
hazırlanıyor ziyaretçiler için. Kimin ziyaretçisi gelmemişse o yapıyor
servisleri. Tabii herkes kendi grubuna hizmet ediyor. Öğle oldu, Hatice yok.
Gelmeyecek mi acaba. Öğrenemedi sanırım burada olduğumu. Tel örgüler çok sık
değil. Özellikle görüşün yapıldığı yerde. Özellikle aralanmış sanki. Görüşçüsü
gelenler bu aralıklardan tokalaşıyor, kucaklaşabiliyorlar.
Ziyarete gelen tutuklu yakınları; Nizamiye girişinde
sıraya giriyorlar; önce temiz eşya kuyruğu, sonra para kuyruğu ve en son kitap
kuyruğu. Hepsini aynı saradan alsalar olmaz sanki tam bir işkence. Ziyarete,
anne, baba, eş ve çocukları alınabiliyor.
Öğle vaktini biraz geçe Hatice geldi. Kucaklaştık, hal
hatır sorduk. Çok zayıflamış. O da beni zayıflamış buldu. Her gün aramışlar
beni. İki gün önce öğrenmişler burada olduğumu. Oğlumu getirmemiş görüştürmezler
diye. Temiz kıyafet getirmiş, biraz da para. Görüş akşam beşe kadar devam
ediyor.
Saat dört gibi, haftaya Çarşamba görüşmek dileğiyle
eşimle vedalaştık. Oğluma selam gönderdim, benim yerime öpmesini söyledim. Eşim
ağlayarak, arkasına bakarak gitti. Görüşün en zor kısmı veda kısmı.
Malatya’dan, Ankara’ya yaptırmış eşim atamasını. Ev
eşyalarını taşımışlar, akrabaların yardımıyla. ETLİK semtinde apartman
girişinin iki kat altında bir eve taşınmışlar. Ev sahibi üst katta oturuyormuş.
Bir banka da çalışıyormuş. Ev sahibinin üstünde; Milli Savunma Bakanlığından
emekli bir çiftle tanışmış. Ertan teyze ile Kemal amca. Eşime yalnız olduğu
için çok yardımcı oluyorlarmış. Akşamları eşim işten gelince yemeği yoktur
diye, eşimi yemeğe alıyorlarmış. Oğlumu çok sevmişler. Kemal amca alkol alan
birisiymiş. Sabah kahvaltısından sonra içmeye başlarmış. Akşamları bazen
gittiklerinde kemal amcanın mezesi olan köftelerden oğluma ikram ederlermiş.
Tahliye olduğum gün geçmiş olsuna geldiler. Kendileriyle o zaman tanışmıştım.
Kemal amcayı kaybettik. Ertan teyzeyle hala görüşürüz. Ertan teyze İzmir Buca
da yalnız yaşıyor. Kemal amca vefat edince Ankara’daki evini satıp oraya
yerleşti.
Bu arada ramazan ayı geldi. Bizim komündeki savcı oruç
tutmaya başladı. İlk gün akşam yemeğini bizimle yedi. Yemekten sonra komün
toplandı, savcını komünden atılması kararlaştırıldı. Daha sonraki günlerde MHP’
lerle yemeye başladı.
Bir gün iki polis getirdiler. Tutuklanmışlar. Biri
komiser Diğeri değil. Bir akşam Televizyon izlerken Komisere yakın bir yere,
hemen arkasına oturdum. Komiserin adı: Ömer BÜLBÜL’DÜ. Kendi aralarında konuşuyorlar.
Konuştuklarını dinlemeye çalıştım. Ne konuştuklarından öte adamın sesi hiç
yabancı gelmiyor. Hafızamı zorladım. Birinci şubeye ilk getirildiğim günü
canlandırdım. Evet, evet o.Beni ilk gün sorguya alan ses. Tüylerim diken oldu.
Heyecanla yerimden kalktım, Erhan’ın yanına gidip tenha bir yere çağırdım. Ona
anlattım. Tamam, panik yapma gergini yaparız dedi.
İkinci ziyaret günü, Tesadüf ya Ömer Bülbül, görüş
esnasında yanıma oturdu. Eşime dedim ki; “Bak bu yanımda oturan şahıs, birinci
şubede TKP masasına bakan komiser. Bana işkence yapan. Ömer Bülbül. Karşısında oturanlarda eşi ve
kızıdır. Partiye söyle gereğini yapsınlar.”Bütün bu söylediklerimi duyması için
yüksek sesle söyledim. Tabii eşi ve kızı da duydular. “Onların ne suçu varsa.”
Eşim bu gelişinde oğlumu da getirmiş. Ne kadar
büyümüş, tombik olmuş. Kucaklaştık sıkıca sarıldık doyasıya öptüm, oğlumu. Bana
yaptığı resimlerden hediye getirmiş. Numune hastanesinin anaokuluna başlamış.
İki ay oldu görüşmeyeli. Bana ne zaman geleceksin baba, diyor. Ne zor bir soru Allahlım.
Nasıl verilir bunun cevabı. Eşim oğluma askerlik yaptığımı söylemiş. Beni
askerde zannediyor. Peki, ilerleyen zamanlarda, en fazla bir yıl sonra
anlayacak asker olmadığımı. Ziyaretime geldiğinde görecek ve bilecek askerlik
yapmadığımı. En azından üzerimde asker elbisesi görmeyecek. Sorgulamayacak mı?
Çok karmaşık bir duygular içindeyim.
Şimdi gelelim Ömer Bülbül ve arkadaşının neden
tutuklandıklarına.
Yıl 1981, yaz ayları. Tüm Türkiye genelinde
sıkıyönetim var. Askeri yönetim sol’u yok etmek için Emniyeti geniş yetkilerle
donatıyorlar. Ömer Bülbül ve arkadaşı bakın bu yetkileri nasıl kullanıyorlar.
Ömer Bülbül ve arkadaşı sanırım günün yorgunluğunu ve
hafta sonu olması nedeniyle efkâr dağıtmak istemişler. Ankara_ Eskişehir kara
yolu üstünde içkili bir lokantaya gidiyorlar. Orada içkiyi biraz fazla kaçırınca
yetkilerini kullanmak akıllarına geliyor. Tam karşı masalarında oturan asker
traslı sivil kıyafetli genç bir şahıs ve kız arkadaşı oturuyorlar. Ömer Bülbül
genç şahsın kısa saçlı oluşundan şüpheleniyor, yanlarına giderek kimlik
kontrolü istiyor. Genç adam;”ben askerim İstanbul’da, nişanlımı ve ailemi
görmek için geldim diyor.” Bizimkiler aslında kafayı kıza takmışlar. Bu genç
çifti zorla kaldırıyorlar, evinizde arama yapacağız diye arabaya bindiriyorlar.
Önce emniyete uğrayıp, askeri orada bırakıyorlar, kızın evine gidiyorlar güya
arama yapmak için. Kızın evine gelince, yalancıktan sağı solu dağıtıyorlar.
Kıza uygunsuz teklifte bulunuyorlar. Kız kabul etmeyince darp ediyorlar, fiziki
zorlamalarda bulunuyorlar. Kızdan istediklerini alamayınca evi terk ediyorlar.
Sabah da askeri serbest bırakıyorlar. Asker kendi arabasıyla birliğine katılmak
için, Pazar sabahı İstanbul’a giderken yolda kaza yapıyor ve hayatını
kaybediyor. Kızda pazartesi günü hastaneye gidiyor maruz kaldığı darp için
doktor raporu alıyor. Askerin ailesi de gerekçesiz, oğullarının gözaltına
alınmasına karşı şikâyette bulunuyor. Ve bizimkiler, zorla alıkoymaktan ve
ölüme sebebiyetten tutuklanıyorlar. İşte size yaşanmış ve tanık olunmuş bir 12
Eylül dramı.
Eşimle üçüncü görüşmemizi burada yapamadık.
Bizim subay koğuşuna getirildiğimiz gün; tutuklu bir
astsubayı emniyete tekrar geri götürmüşler. Tutuklanma nedeni askeri malzemeyi
evinde bulundurmak. Adı Yener.(soyadını hatırlamıyorum) Yener’i öğle saatine
yakın bir zamanda getirdiler. O da bizim komüne dâhil.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra, benim, Erhan’ın ve
Yener’in ismini okudu çavuş. Eşyalarınızı toplayın gidiyorsunuz. Ne oldu şimdi,
neden gidiyoruz. Daha alışamamışken. Kimseye bir şey soramıyorsun. Çavuş da
bilmiyordur zaten, emir kulu. Eşyalarımızı topladık arkadaşlarla vedalaştık,
takıldık çavuşun peşine. Yine Erhan’la beni, Yener’i de tek kelepçelediler. B
bloğa geldik. Yüzümüzü duvara dönüp bekletiyorlar. Bir süre böyle bekledik.
Sonra çavuş geldi kelepçeleri açtı; beni takip edin dedi. Çavuşun arkasın
yürüyoruz, Blok amirinin odasının önünden, önce sola döndük, elli metre gittik,
sonra sağa döndük bir o kadar tekrar gittik. Bir kapını önünde durduk. Daha doğrusu,
kapı işlevi gören demir parmaklık’dı. Çavuş kapıyı açtı, biz içeri girdik.
Burada iki katlı bir demir ranza var. Bütün alan bu kadar, Tuvalet bile yok. Üç
kişi burada kalacağız. Eşyalarımızın içinden çarşaf ve nevresim takımlarımız
çıkardık. Birer tane de battaniye koymuşlar. Diğer eşyalarımız torbaların
içinde. Yerleştik. Birer sigara yaktık. Erhan’la ben altta oturuyoruz. Yenerde
üst kata çıktı. İlk gece, Yener üstte, biz sırt sırta altta yattık. İkinci gün
karar aldık, dönüşümlü olarak bir kişi üstte yalnız yatacak. Böylece üç günde
bir rahat uyumuş olacaktık. Ufacık yerde tabii samimiyet çabuk gelişiyor. Yener
İstanbulluymuş. İstanbul’u çok iyi biliyor. Yeni evlenmiş. Nikâhından bir hafta
sonra tutuklanmış. Askeri malzemeyi bulundurma olayını anlattı. Bu olaydan
dolayı, Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesinde yargılanıyormuş, Oysa kendisi
karacıydı.”Soru işareti bir.”
Bizim tutuklandığımız gün onu emniyete alıyorlar. Bu
defa sol bir örgüt bağlantısından.”soru işareti iki”
Yener, Halkın sesi örgütünden ayrılarak TKOÇ(Türkiye
Kızıl Ordu Çekirdeği) isimli bir örgüt kuruyor. Örgütün sadece üç üyesi var.
Ankara Abidinpaşa tekel deposu ve Beypazarı tekel deposu soygunlarını gerçekleştiriyorlar.”soru
işareti üç”
Her hafta, pazartesi günleri düzenli olarak, Hava Kuvvetleri
Mahkemesine gidiyor. Sabah dokuzda gidiyor, akşam beşte geliyor. Bu tür davalar
en fazla beş dakika sürer. “soru işareti dört”
Sohbet arasında, bizden başka bağlantıda olduğumuz
kimse var mı sorusunu, satır aralarına sıkıştırıyordu.”soru işareti beş”
Öğle yemeğini getirdiler. Kapı parmaklığının arasından
üç adet, yemekleri koyacakları dört gözlü demir kap uzattılar. Aldık. Yemek
kazanlarını getirdiler, yine parmaklıkların arasından kepçeyle bize verdikleri
kaplara koydular. Nohut, bulgur pilavı, üzüm hoşafı ve ekmek, verdiler. Sigara
altı olsun diye hepsinden ikişer kaşık aldık bıraktık. Yenecek gibi değil.
Nerde subay koğuşunda kendi yaptığımız yemekler.
Koridorda bağırarak söylenen komutlar duyuyoruz.
_Üçüncü koğuş görevlisiyim, öğle yemeğimi alabilir
miyim, komutanım.(burada komutanım yüksek sesle söylenecek)
Görevli çavuş söylenen komutu yeterince yüksek
bulmamış ki tekrar ettirdi. Komut tekrarlandı. Çavuş yine beğenmedi sanırım,
yemeğini almaya gelen koğuş görevlisine elini uzat dedi. Görevli uzattı
sanırım, saydım beş bir eline, beş de diğer eline cop vurdu. “Bu cop’lar çok
fena yakıyor insanın elini, benim de tecrübem oldu ilerde anlatacağım.”Sonra
yemeklerini verdi gönderdi. Bütün koğuşlar için aynı işlem yapılıyor. B blok da
dokuz adet koğuş var. Sekizinci koğuş da kaçakçıların kalıyor. Dokuzuncu koğuş
tecritti. Koğuşun tamamını bizim kaldığımız oda gibi, dokuz adet yapmışlar.
Deniz GEZMİŞ de bu tecritlerde kalmış. İlerde anlatacağım aynı tecrit de,
Erhan’la bende kaldım.
Çaycı servise başladı. İkişer kilo alan çaydanlıklarla
dağıtıyorlar çayları. Şekeri ve çayı içindeydi. Koğuşlardaki sayıya ve talebe
göre dağıtılıyor. Melami’n bardaklarda içiyoruz çayı burada, kantinden aldırdık.
Komün başkanı buraya gelirken biraz para vermişti.
Yemekken sonra gardiyan geldi kapımızı açtı bizi
tuvalete götürdü. Her koğuşa bakan bir gardiyan var. Ve her koğuşu bekleyen
nöbetçi askerler var. Askerler sürekli değişiyor. Bize başgardiyan bakıyor.
Koğuşların anahtarları gündüz gardiyanlarda gece ise sayım alındıktan sonra
nöbetçi amirinde kalıyor. Tuvaletten döndük. Birer sigara içtik. Benim tekrar
tuvaletim geldi. Biraz sabrettim yeni geldik, birde çekiniyorum. Gardiyanın
tepkisinden, tanımıyoruz. Gerçi öğrenmişler bizim astsubay olduğumuzu ama yine
de tutukluyuz. Kasıklarıma sancılar girdi. Dayanamıyorum, iki büklüm oldum ve
damlamaya başladı. Kalktım gardiyan diye seslendim. İki dakika sonra gardiyan
geldi, çok sıkıştım tuvalete gitmem lazım dedim. Allahtan bir şey demedi gitti,
anahtarları getirdi, kapıyı açtı. Erhan’la Yener önden gidiyorlar, ben iki
büklüm durumdayım, yürüyemiyorum, attığım her adım da damlıyor. Sonun da
vardım, sanırım beş dakika falan yaptım tuvaletimi. Gardiyana çok teşekkür
ettim. Muhatap olmadı. Odaya girince hemen bir çorap giydim. Benim yazın bile
gölgede ayaklarım üşür. Sanırım üşütme sonucunda böyle bir şey yaşadım. Tuvalet
dönüşünde banyoyu da gördük. İçerden sesler geliyor. Her koğuş belirli günlerde
banyo yapıyor. Bizi henüz götürmediler. Tuvalet dönüşümüzde gardiyan geldi,
kapıyı açtı havaya çıkıyorsunuz dedi. Takıldık peşine. Blok amirinin odasına
dönmeden demir bir kapıyı açtı içeri girdik. Avlu gibi bir yer. Üç metre
boyunda dört duvarla çevrilmiş kare bir yer. Zemin beton. Erhan’la yürümeye
başladık, durum tespiti yaptık, Yener’e açık vermek yok”.Polis ne biliyorsa
yener de o kadarını bilecek”. Baktım yener başını sağ tarafa eğerek yürüyor.
Düşünüyor demek ki. Ama yener koşarken de başını sağa yatırıyor. Daha sonraki
günlerde spor için, koşuyordu. Yirmi dakika kadar kaldık havada, sonra döndük
yine gardiyan eşliğinde. Hava da iken birde asker eşlik etti. Bizi getiren
gardiyan hazırlanın beş dakika sonra banyoya gideceksiniz dedi. Temiz
kıyafetlerimi çıkardık, ayağımızda tokyo’lar bekliyoruz. Gardiyan geldi açtı
kapıyı, düştü önümüze. Banyoya geldik bizden başka kimse yok. Gardiyan beş
dakikanız var dedi. Bir sürü duş yeri var. Duşlukların kapı yerine naylon perde
çekmişler. Beş dakika sonra gardiyan uyardı, süre bitti çıkın. Önce Yener,
arkasından Erhan en son da ben çıktım. Aslında süreyi sekiz dakikaya çıkardık.
Diğer koğuşlara üç dakika veriyorlarmış.
O gece rahat uyuduk. Biraz da ortama alıştık sanırım.
Akşam saat on da nöbetçi askerler uyarıyor yatın diye. Ama iki saatte bir nöbet
değişikliklerinde uyanıyoruz. Çünkü nöbet değişimleri yüksek sesli komutlarla
ve ayak sesleriyle yapıldığından, uyanmamak mümkün değil. Bir de ışıkları
kapatmak yasak. O yüzden başımızı kapatarak ya da ışığa ters dönerek uyumaya
çalışıyorduk. Zaten bizim odanın kapısı da yok, koridordaki sesleri duymamak
mümkün değil. Herkesi gözünün önündeyiz. Yener bazen gülerek; “tavuk” gibi
kısıldık burada diyor. Katılmamak mümkün değil, hayvanat bahçesinde; kafes
ardındaki maymunlar gibiyiz.
Çarşamba geldi. Bu gün görüş günü. Blok amirliğinden,
anons ediyorlar ziyaretçisi gelenleri. Koridorlara hopörler koymuşlar. Oradan
dinliyoruz, okunan isimleri. Diğer günlerde, Müzik, marş ve haber yayını yapıyorlar.
Öğleden sonra ismim okundu. Biraz sonra gardiyan geldi kapıyı açtı. Birlikte
gittik görüş yerine. Beni içeri soktu. Ara bul ziyaretçini dedi. Kabinler
yapmışlar, camekânlı, sağ taratan ya da sol taraftan konuşuyorsun, sonra
kulağını konuştuğun yere dayıyorsun ziyaretçinin cevabını almak için. Aynı
sistem ziyaretçi tarafında da var. Buldum Hatice’yi, nasılsın iyi misin dedim.
Cevabını dinledim, iyiyim, neden buradasın dedi. Bilmiyorum. Eşim B bloğun
içine alındığımızı bilmediğinden oğlumu da getirmiş. Kucağına aldı bana
göstermek için. Çünkü camekânlı bölüm bel yüksekliğinden sonra başlıyor. Oğluma
öpücük gönderdim. O da bana. Gülümsüyor öyle. Öylesine bir uğultu var ki karşı
tarafı duyabilmek imkânsız. Herkes yüksek sesle konuşuyor derdini anlatmak
için. Görevli asker bağırdı, boşalt. Süre bitti. Uzatanları, askerler, görüşçüsü
görmeyecek şekilde aşağıdan copluyor. Toplam üç dakika kaldık. El işaretiyle
vedalaştık. Çıktım odaya geldim. Moralim bozuldu tabi. Hiç görüşmeseydik bundan
iyidir. Arkadaşlar gözün aydın dediler. Dalga mı geçiyorsunuz dedim. Bir şey
görmedim ki. Komediydi sadece. Hatice, biraz para bırakmış, bir de temiz
çamaşır, yatak takımı. Aslında böyle bir görüş, insana moral olacağına, işkence
oluyor. Belki de amaç budur. Bu gün hava yok. Görüş günleri yapmıyorlar.
Yener’in de ziyaretçisi geldi. Erhan’ın akrabası yok Ankara’da. İstanbul’dan
gelecek. O da gelmedi şimdiye kadar. O gün yüreğim pır, pır ederek geçti.
Ziyaretçisi gelince insanın, bir an önce dışarı çıkmak istiyor. İddianameyi de
yazmamış savcı daha. Erhan’ın savunmasın Halit ÇELENK aldı. Hukuksal süreç ile
ilgili bilgileri ondan alıyoruz. Benim savunmamı da kayınbiraderlerimin
tanıdığı, tanınmamış iki avukat aldı. Ara sıra hal hatır sormaya ya da moral
vermeye geliyorlar.
Sabah altı da çaycı servise başladı. Arkasından
kahvaltı dağıtmaya başladılar. Koğuşlardan görevliler çıkıyorlar, koridorun başından,
görevli askerlerden, komut eşliğinde alıyorlar. Kahvaltı için peynir zeytin ya
da çorba veriyorlar. Koğuş görevlileri, kahvaltı kapları boşalınca yıkayıp
tekrar aldıkları yere bırakıyorlar. Koğuşlarda ger gün değişik tutuklu görevli
oluyor. Koridorların paspas işini de tutuklulara yaptırıyorlar. Bütün bu
işlemler bitince sayım başlıyor. Sayım; bir nöbetçi subay, bir astsubay ve bir
bölük asker eşliğinde yapılıyor.
Önce bir numaralı koğuşun kapısın açtılar. Koğuş
sorumlusu tutuklu, komutunu veriyor: Birinci koğuş sabah sayımı için
görüşlerinize hazırdır komutanım. Çavuş: istikamet bir numaralı havalandırma,
marş, marş. Tutuklular uygun adım, başları ilerde koşmaya başlıyorlar. Havada
üçlü ya da dörtlü(koğuşun az ya da çokluğuna bağlı) sıra olup bekliyorlar.
Tutuluların kıyafet, saç sakal kontrolü yapılıyor Çavuş tarafından. Gerekli
görülenler ikaz ediliyor. Ya da ikaz edilmeden, coplanıyor veya tokatlanıyor.
Çavuş bu görevi diğer askerlere yaptırıyor. Bu işlem bittikten sonra çavuş
tekrar talimatını veriyor. İstiklal marşının dördüncü(bu,5.6.7.8.9 da
olabiliyor) kıtasına başla. Hep bir ağızdan yüksek sesle okunmaya başlanıyor.
Ses tonu düşükse tekrar okutturuluyor. Sonra sayıma başlanıyor. Sayım bittikten
sonra, çavuş: istikamet koğuşlar, talimatını veriyor. Yine tek sıra ve uygun
adımlarla koğuşlara koşuluyor.
Bizim odaya kadar bütün koğuşlar aynı işlemden
geçiriliyor. Bizim odadan sonraki koğuşlara sıra geldiğinde; bizim odanın
önünden sayım ekibi geçerken, biz sadece ayağa kalkıp, karşıya bakar vaziyette
bekliyoruz. Onlar da bakıp geçiyorlar. Bizim sayım da böyle oluyor. Aynı işlem
akşam sayımı için tekrarlanıyor.
Sayımdan sonra havaya çıkarıyorlar koğuşları sırayla.
Havada bu defa istinasız herkesi koşturuyorlar marş eşliğinde: “Her Türk asker
doğar, Ya da Türk Öğün Çalış Güven.” Sadece doktor raporu olanlar, ya koğuş da
kalıyor, ya da havada bir kenarda oturuyorlar.
Bazı günlerde, bu akşam ya da gündüz olabiliyor; sayım
esnasında askerlerin bir kısmı, koğuşlar boşalınca arama yapıyorlar. Öyle bir
dağıtıyorlar ki, tekrar toplamak baya zaman alıyor.
Günlük gazete alabiliyoruz, paramızla. Önceleri üç
gazeteyle başlamıştık. Sonra ekonomik nedenlerle bir gazeteye düşürdük.
Odamızda üçüncü haftayı bitirdik. Yavaş, yavaş
gardiyanlar bizimle konuşmaya başladılar. Nöbetçi astsubayların bazıları iyi
niyetli olduklarını fark ettirmeye başladılar. Kısa boylu şişman bir astsubay
vardı. Onun nöbetin de akşamları, bir yemekten sonra birde yatmadan önce
tuvalete gidebiliyorduk. Bu bizim için önemli bir ayrıcalıktı.
Bir görüş günü bu şişman astsubay nöbetçiymiş. Eşim,
çok ısrar ettiği için oğlumu da getirmiş. Eşim bu şişman astsubaydan rica
etmiş, oğlum babasıyla görüşsün diye. Benim haberim yok bu olaydan. Görüş bittikten
sonra nöbetçi astsubayı beni havalandırmaya çıkardı. Görüş yerine yakındı.
Bana, burada bekle dedi. Benim aklıma kötü şeyler geliyor. Çaresiz bekliyorum.
Bir baktım astsubayın kucağında oğlum bana geliyorlar. Bana iki dakikan var
dedi. Ama oğlum korkmuş sanırım ağlıyor. Neyse, dokunabildim oğluma. Öptüm, kokladım
sarıldım. Ağlama dedim ama nafile. Astsubay, aldı oğlumu annesine geri götürdü.
Çok mutlu olmuştum. Nasıl teşekkür etsem bilemiyordum. Zaten bu iyiliği
yapmamış gibi davranıyordu. Yasak ve çok tehlikeli bir iş yapmıştı. Mesleğinden
bile olabilirdi. Daha sonra bu astsubayın bir jesti daha oldu bana. İlerde
anlatacağım.
O akşam konuştuk aramızda, subay koğuşuna tekrar
alınmamız için dilekçe yazdık. Sabah sayımında Nöbetçi astsubaya verdik.
Sonucunu beklemeye başladık. Hala iddianameden haber yok.
MAMAK Askeri ceza ve tutukevinde faal A ve B bloklar
var. A blok da güya suçu(?) yüksek olanlar ve yönetici kadrosunda olan
tutuklular kalıyor. Birde kapatılan siyasi parti görevlilerinin kaldığı koğuş
var. Ama bunlar A ya da B blok da değiller, müstakil bir mekânda kalıyorlar.
Ben orayı hiç görmedim.
12 Eylül’ün ilk günlerinde; blok sayısı yukarda
belirttiklerimin dışında, C,D,E gibi bloklarda varmış. Bir yıl sonra sadece A
ve B bloklar kalmış, ben tahliye oluncaya kadar da devam etti.
Bu gün pazartesi, Yener hava kuvvetleri mahkemesine
gitti yine.(?). Yener gittikten sonra, onunla ilgili haftalık tutum ve
davranışlarını değerlendiriyoruz. Yener akşam geldiğinde eşiyle görüştüğünü
söyledi. Morali pek yerindeydi. Şarkılar söylüyordu. Türk sanat müziğini güzel
söylerdi. Öğle yemeğini de orada yemiş ve eşiyle de görüşmüş. İlginç değil mi?
Kusura bakma Yener, seni tanımıyoruz ve böyle düşünmek zorundayız.
Ertesi günü sayımdan sonra bizi havaya çıkardılar.
Yener bir gün öncenin moraliyle koşmaya başladı. Spor bile insanın morali
yerinde olunca yapılıyor. Bizde birbirimizden bağımsız hızlı yürüyüş yapıyoruz.
Yener yokken konuşacaklarımızı konuşmuştuk.
Odamızda sırayla gazeteyi okuduktan sonra günlük
yorumlar yapıyorduk. Sonra içimizden biri çocukluk anılarını anlatıyordu.
Anlatılacak konular bitince sıra çocukluk anılarımıza gelmişti. Biz tam
konuşmaya dalmışken; başgardiyan geldi. Toplayın eşyalarınızı mekân
değiştiriyorsunuz dedi. Yarım saat içinde toplandık bekliyoruz, birazda
heyecanlandık. Kendi aramızda konuşuyorduk; acaba dilekçemizi dikkate alıp bizi
tekrar subay koğuşuna mı götürüyorlardı. Başgardiyan geldi, kapıyı açtı gelin
bakalım dedi. Takıldık peşine, koridor da sağa döndük gidiyoruz. Hayır, subay
koğuşuna değil, blok’un içine doğru gidiyoruz. Banyo ve tuvalet tarafına
dönmeden sol taraf da bir koğuş var onun önünde durduk. Gardiyan kapıyı açtı
girdik içeri. Vay be, burası tam yirmi kişilik bir koğuş ve biz üç kişi burada
kalacağız. Yatak çok isteyen istediği yere yerleşti. Hatta ilerleyen günlerde,
can sıkıntısından ve değişiklik olsun diye sık, sık yatak değiştiriyorduk.
Burada ranzalar ağaçtan ve yine iki katlıydı.
Artık geleni gideni, olanı biteni takip edemiyorduk.
Koğuş kapımız demirden ve kapının dışından açılan bir kapak vardı. Bu kapak
dışarıdan açıldığında içerdeki biri başını yaklaştırdığında, dışarıdan sadece
gözleri ve burnu görünüyordu. O kadar küçüktü yani. Sayım zamanı kapını ününde
sıraya giriyorduk. Çavuş da mazgal kapağını açıp oradan bakıp gidiyordu.
Acaba buraya neden alındık, bu bizim için iyi mi kötü
mü? Bizim tüm olan biteni görmememiz için mi yoksa rahat etmemiz için mi? Zaman
gösterecek.
Bir hafta sonra, havadan yeni dönmüştük kapımız
açıldı, içeri elinde eşyalarıyla biri girdi. Saçları kesikti. Anlaşılan eski
tutukluydu. Tıknaz, kısa boylu ama atletik yapılı biri. Bizden yaşlı duruyor,
saçları beyazlaşmış ve önden biraz dökülmüş. Kendisine hoş geldin(?) ve geçmiş
olsun dedik. Cezaevinde birine hoş geldin demek çok tuhaf oluyor aslında. Ama
gelenek işte, sanırım karşı tarafa naziklik olsun diye yapılıyor. Aslında bunu
kimse de sorgulamıyor. Hoş bulduk diyor.
A Blok’tan geliyormuş. Eski astsubay’lardan. Zorunlu
hizmetini doldurunca istifa etmiş. Tutuklanıncaya kadar bakkal dükkânı
işletiyormuş. Astsubay koğuşuna alınması için dilekçe vermiş. DEV-YOL
davasından tutukluymuş.
DEV-YOL
“kökeni 1974′lerdeki dev-genç’e dayanan, ilk sayısı
1 Mayıs 1977′de çıkan devrimci yol adlı dergi etrafında örgütlenen grup; büyük
bir bölünme sürecine giren sosyalist hareketin dikkatli bir analizini yaparak
özgün bir mücadele yaratmayı hedefliyordu. Temel siyasi görevin proletarya
partisinin yaratılması olduğunu belirten dev-yol, yaşanılan partileşme
sürecinin bilinçli bir mücadele vermeyi ve belirli bir siyaset önermeyi
içerdiğini belirtiyordu. “devrimci hareketin, anti-faşist direniş
savaşının örgütlenmesi içerisinde gelişeceğini savunan devrimci yol’un pratik
politik süreçte beliren ayırt edici çizgileri şunlardı: “1- devrimci
güçlerin birliği sorunu sosyalistlerin birliği sorunu değil, faşizme karşı
mücadelede birlik sorunudur. 2) devrime önderlik edecek partinin yaratılması
sorunu, faşizme karşı devrimci mücadele siyasetinin pratik örgütlenme süreciyle
el ele gelişen bir ideolojik netleşme sürecinde çözülecektir. 3) oligarşi ile
halk arasındaki çatışma, halk güçlerinin ancak politikleşmiş askeri savaş
Stratejisi’ne göre hareket ettirilmesi halinde halkın zaferiyle
sonuçlanacaktır. Bu nedenle, (öncünün savaşını halkın savaşına dönüştürmeye
yetenekli bağlantı kayışlarını da içine alan) öncü-savaşçı bir partinin
yaratılması görevi, devrimcilerin temel siyasi görevidir. Mücadelenin diğer
bütün görevleri, bu temel siyasal görevle ilişkisi içinde ele
alınmalıdır.” 1979′da kendisini THKP-c Türkiye kızıl muhafızları ordusu
(THKP-c/TKMO) olarak adlandıran bir grup ayrıldı. 1980 darbesine karşı gerilla
örgütlenmesinin başarısızlığı yurtdışında örgütlenme zorunluluğunu doğurdu.
1990′larda yeniden (sonradan bir adım) dergisi etrafında örgütlenen kadrolardan
büyük kısmı ÖDP içinde aktif haldedirler. Bunun yanı sıra devrim, yön,
özgürlük, devrimci hareket, hareket dergileri de dev-yol geleneğine sahip
çıkarak faal olan diğer gruplardır.”
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=dev+yol
Yener’den şüpheleniyorduk, şimdide bu çıktı
başımıza. Çaresiz gözlemleyeceğiz. İlk günden sonra yeni gelen arkadaş, A blok’ hakkında küçük bilgiler veriyordu.
“Bütün getirilen(MAMAK CEZAEVİNE) tutuklular,
savcılık sorgusundan sonra, A blok da kafes tabir edilen bir yere getirilirlermiş.
Kafes, dört yanı demir parmaklıklı bir yer. Genişliği 25 metrekare kadar.
Burada sorgusuz sualsiz görevli askerler tarafından cop’landıktan sonra, A ya
da B blok’daki koğuşlara gönderilirlermiş.( Bu meşhur “kafesi “Erhan’la bizde
gördük ilerde anlatacağım.) A blok da bayanlar koğuşu da varmış. A blok
yönetiminin işkence ve baskılarına bayanlar, erkeklerden çok karşı
çıkıyorlarmış.”
Yeni gelen, koğuşun içinde “volta” atıyor, gazete
okuma sırasının kendine gelmesini bekliyor.
Dedim ki:”dolaşma, kitap okumak istersen, verebilirim.” Teşekkür etti
oturdu bir yatağın üstüne. Hayatından bezmiş gibi bir hali vardı. Pek konuşkan
değildi, sorarsan cevap veriyordu, belki de bizleri tanımaya çalışıyordu.
“Belki o da bizden kuşku duyuyordur .”
Yapacak bir şey yok; önce şüphelen, sonra karşı taraf kendini
tanıtıncaya kadar, güvende kal. Cezaevinin kuralı bu, daha ilerde “savcı
asteğmenle ilgili anlatacaklarım” bu kurala uymak zorunda olduğumuza sizde inanacaksınız.
Aslında bu koğuşa getirilmiş olmamız bizim için iyi
oldu. İnsanlar daha özgür davranıyorlar, Düşüncelerini fazla denetlemeden
söylüyorlar. Bu da kendileri hakkındaki düşünceleri, değerlendirmemize
yarıyordu.
Parasızlıktan, filtre siz sigara içmeye başladım.
Bir önceki görüşümüzde eşimden ağızlık istemiştim. Çarşamba günü görüşten
sonra, akşam sayım alınmıştı; şişman başçavuş mazgal deliğini açtı bana
seslendi. Hemen koştum kapıya, baktım yoktu, gitmiş. Sanırım o sırada koridorda
birileri vardı. Arkamı döndüm tam yatağıma gidecektim kapıda bir ayak sesi
hissettim. Döndüm baktım bizim başçavuş; o zaman ki kâğıt beş liranın içine
sarılmış bir şey attı, al bu sesin dedi. Aldım baktım, ağızlık. Hani oğlumu
yanıma getirdiğinde, bana bir iyilik daha yapmıştı demiştim, işte buydu. Nasıl
sevindim anlatamam, ağızlık ve para aynı anda geliyor. Gerçi para küçük bir
miktar ama olsun, manevi değeri önemli.
Ziyaretçilerin Nizamiyede kontrol edilen eşyaları
aslında, akşam yemeğinden önce veriliyor. Benim ki özel olduğu için bu saate
kaldı.
Subay koğuşu ile Astsubay koğuşunu ayırmışlar.
Subay koğuşu B bloğun bahçesinde, Astsubay koğuşunu B blok içinde, hemen
girişte soldaki koğuş. Bizi de oraya aldılar. İlk gittiğimiz yerdeki(subay
koğuşu) astsubaylar ya da komün’den kimse kalmamış. Denizci Astsubaylara
yenileri eklenmiş. Mesut Başçavuş ile Mehmet astsubay. Mesut ağabey ile hemen
kaynaştık. Şen, şakacı, hayatı farklı algılayan biriydi. Ziyaret günlerinde
morali yerlerde sürünürdü. Hemen bir sonra gerçek yaşama döner, fıkralar
anlatır, kendi moralini ve grubun moralini de yüksek tutmaya çalışırdı.
Havaya bahçeye çıkartıyorlar. Subay koğuşunu da
aynı zamanda çıkarmışlar(bilinçli yapıldı sanırım). Cürüm(aynı suçtan ilişkisi
olanlar) olanlar hemen yan yana gelip, birlikte volta atıyorlardı. Oh be
nihayet ayağımız toprak gördü. Yaprakları dökülmüş de olsa bir ağaç gördük.
Mahkemeye gidip gelen tutuklular gördük. En önemlisi bol oksijen aldık. Havada
yarım saat kadar kaldık. Bitiminde herkes kendi koğuşlarına gitti. Neden, nasıl
oldu da astsubayları ayırdılar. Kesin kavga dövüş gibi şeyler olmuştur. Kimse
bir şey söylemiyor. Ama dediğim nedenlerdense cezayı böyle verirler: Yani
bulunduğun koşullardan daha kötü koşullarda yaşamak. Sanırım bu blok amirinin
verdiği bir yaptırımdır. Mahkemeden yeni gelen biri vardı, tahliye olmuş. Mesut
ağabey ona tembihledi; herkes birbiriyle iyi, sorun yok. Meğer tahliye olanı
(HERKESİ DEĞİL, BİLGİ ALMAYI UMDUKLARINI) blok amirliğinde; koğuştaki herkes
hakkında bilgi alıyorlarmış.
Mesut ağabeyin amacı, bahçedeki subay koğuşuna
tekrar dönebilmekti. Onu en iyi biz anlarız. Az mı dolaştık. Neyse buraya
alışmaya ve insanları tanımaya çalışıyoruz. Geldiğimiz koşullardan daha iyi.
Sanki bizi bir el ve bir göz sınavdan geçiriyor. Bakalım sırada daha neler var
yaşacağımız. Dedim ya, bir hafta sonra B blok bahçesindeki subay koğuşuna
aldılar hepimizi.
Eski tanıdıklarımızın bir kısmı buradalar.
TÖB-DER’li öğretmen iki asteğmen buradalar. MHP’li asteğmenler buradalar. Casus
binbaşı buradaydı. Savcı asteğmen buradaydı. Ömer Bülbül ve arkadaşı ile yeni
katılan Enver isimli polisler de buradalar. Yeni gelen emekli bir kurmay albay
var. Kim biliyor musunuz: BARIŞ MANÇ O’NUN kayınpederi.
Koğuşun girişinde hemen sağ yanda tuvaletler var,
sol yanda da; bu emekli albayın, denizci albayın ve bir iki subayın kaldığı bir
oda var. Bunları geçince bizim kaldığımız büyük koğuşa giriliyor. Yaklaşık yüz
kişinin kalabileceği altlı üstlü tahta ranzalar var.
Burada size bahsetmeden geçemeyeceğim kişi, HASAN
MESCİ yüzbaşıyı duymuşsunuzdur.
(HASAN MESCİ
İLE İLGİLİ AŞAGIDA AÇIKLAYICI NOT)
“Biri asıldı, diğeri özgür
Turan YILMAZ
24 yıl önce kahve tarayıp, 5 kişiyi öldüren ve kaçan katliam mahkûmu İsa
Armağan aftan çıktı. Armağan’ın suç ortağı Mustafa Pehlivanoğlu ise 22 yıl önce
asılmıştı.
Ankara’nın Balgat semtinde 24 yıl önce üç ayrı kahvehaneyi tarayarak beş
kişiyi öldüren, 14 kişiyi de yaralayan İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu çok
farklı kaderleri yaşadılar. Pehlivanoğlu 22 yıl önce idam edildi. Cezaevinden
kaçtıktan 15 yıl sonra yakalanan Armağan’ın idam cezası ise, çıkarılan af yasalarıyla
10 yıl hapise indirildi. Armağan son yasadan da yararlanarak sadece 7 yıl
hapiste kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuştu.
Beş kişinin öldürüldüğü ‘‘Balgat Katliamı’’nı gerçekleştiren iki ülkücü
teröristten Mustafa Pehlivanoğlu idam edilirken, suç ortağı İsa
Armağan‘ın af yasalarından yararlanarak özgür kalması, Türkiye’deki af uygulamalarının
garipliğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Armağan, hükümetin çıkardığı ve ‘‘şartla tahliye’’ olanağı
sağlayan son yasadan da yararlanınca, arkadaşı Pehlivanoğlu‘nun
idamından 22 yıl sonra, sadece yedi yıl hapiste kaldıktan sonra önceki gün
tahliye oldu.
ÇATLI’NIN ADAMI
Bandırma Kapalı Cezaevi’nden önceki gün tahliye edilen Armağan, 24
yıl önce, 10 Ağustos 1978′de, Mustafa Pehlivanoğlu, İsmail Köksal ve
Fehmi Kandemir ile birlikte, Ankara’nın Balgat semtinde üç ayrı
kahvehaneyi tarayarak beş kişiyi öldürüp, 14 kişiyi de yaraladı. Armağan‘ın,
arkadaşlarıyla birlikte bu cinayetleri, Susurluk’taki kazada ölen Abdullah
Çatlının kurduğu ve kendisinin de Ankara sorumlusu olduğu Türkiye Ülkücü
Şeriatçı Komando Ordusu (TÜŞKO) adına işlediği bildirildi.
Armağan, bu davada birlikte idam cezasına çarptırıldığı arkadaşı Pehlivanoğlu
ile birlikte, 26 Temmuz 1980′de Mamak Askeri Cezaevi’nden kaçtı. Kaçışın,
Cezaevi İç Güvenlik Amiri Yüzbaşı Hasan Mesçi ve bazı görevli erlere
rüşvet verilerek sağlandığı öne sürüldü. Yüzbaşı Mesçi bu olay nedeniyle
yargılanıp beraat etti.
Pehlivanoğlu, bir süre sonra yakalanıp, 7 Ekim 1980 tarihinde idam
edilirken, Armağan sırra kadem bastı. 15 yıllık kaçaklık döneminin
ayrıntıları da ancak, 1995′de Almanya’da yakalanıp Türkiye’ye iade edildikten
sonra verdiği ifadeyle su yüzüne çıktı.
İfadesine göre, hapisten kaçtıktan sonra İran’a giden Armağan,
pasaportundaki vize Şah dönemine ait olduğu için bir süre cezaevinde kaldı.
Sonra serbest bırakıldı ve sahte pasaportunun sabıkasız olması sayesinde
yeniden Türkiye’ye geldi. Ardından yine İran’a gitti ve kimliğini açıklayarak
siyasi sığınma talebinde bulundu. İran’a saldıran Kürtlerle ilgili bilgi
verdiği için serbest bırakıldı.”
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002.05.28.131796.asp
Bir akşam, parmaklıklı koğuş kapısından gün batımını
seyrediyordum. Arkam dönük olduğu için tuvaletten çıkan Barış MANÇO’NUN
kayınpederi, elini omzuma koydu: “üzülme evladım bu günler de geçer. Yaşın
genç, bak ben bu yaşta buradayım.”
Bana moral veriyordu. Babacan ve
sevecen tavırlıydı. Yüz ifademle ve tavırlarımla öğütlerini önemsediğimi fark
ettirdim. Şimdi gelelim bu yaşlı kurt’un burada ne iş aradığına. Bana
anlattığı, kendi ifadeleriyle aktarıyorum.
“ Bir akşam Amerikan Büyük
Elçiliğinin verdiği kabul törenine davet edilmiş. Davete icap etmiş. Davette
biraz alkolün etkisiyle, Askeri yönetimin ve Kenan EVREN’İN aleyhinde konuşmuş.
Kuşlarda(!) bu konuşmaları konseye iletmiş ve tutuklanmış.”
Birkaç gün sonra mahkemesi
olduğunu kuvvetle muhtemel tahliye olacağını, Londra da önemli bir işi
olduğunu, oraya gideceğini söylüyordu. Bu konuşmaları yaptıktan sonra yanımdan
ayrıldı, odasına gitti. Bende koğuşa giderken baktım, sırtını dayamış
televizyon seyrediyor. Sabah fark ediyorlar; oturduğu yerde can veriyor.
Zannediyorlar ki televizyon seyrederken uyumuş kalmış. Çok kötü oldum. Daha
akşam konuşmuştuk. Koğuşumuzdaki doğal ilk ölüm buydu.
İkincisine gelince: Harp Okulu
dördüncü sınıf örgencisi dört teğmeni, sol örgütlenme suçlamasıyla
getirtmişlerdi. İçlerinden biri tutuklanmasını guru meselesi yapmış sanırım,
daha iddianameleri bile hazırlanmamıştı. Bir gece nasıl yaptıysa, ranzanın
ikinci katından, çarşafla kendini asmış.
Bu olaydan sonra aradan bir ay geçmişti, teğmenler mahkemeye çıktılar ve
hepsi tahliye oldu. İşte umutsuzluğa kapılmış gençliğinin baharında bir teğmen
ile Strese ve kalbine yenik düşmüş yetmişlik bir demokrat. Suçlu kim? Suçlu MARMARİS de sefa sürüyor.
Bu olaydan birkaç gün sonra; bir
gece tuvaletim geldi, tuvalete gittim. Gece saat iki civarıydı. Tuvalet
dönüşünde baktım bizim Yener’le, Savcı asteğmen kafa kafaya vermiş
konuşuyorlar. Şeytan dürttü işte; uyku sersemliğiyle ikisine dedim
ki:”Birbirinize anlatacak çok şeyleriniz var biliyorum, ama üstlerinize
söyleyin sizlerden daha yeteneklilerini göndersinler.” Yürüdüm yatmaya gittim.
Artık onlar düşünsünler şimdi.
Gece uykusu kaçanlar, ya da gözlerden
uzak birbirlerine anlatacakları olanlar bu saatleri seçiyorlar.
Savcı asteğmenin, savcı olduğuna
inananlar: Kendi olaylarını savcıya anlatıyorlar, savcı da onlara savunma
yazıveriyor. Böylece savcı herkesin hikâyesini öğrenmiş oluyor.
Bizim komünde, yemek yapımı ve
tedariki konusunda yetenekli bir astsubay arkadaş vardı. Ya yemek yapmaktan
zevk alıyordu, ya da zaman geçirmek için çabalıyordu. Yatağının dört tarafını
çarşafla kapatmıştı. İçine de elektrik çekmişti. Gece yatağında ya kitap
okurdu, ya da ampul’e bakardı. Burada bir “ampul” deyimi var, bunu biraz açmam
lazım. Birinin morali bozuk, Canı sıkkın ise,
yatağına yatıp ampul’e bakardı. “Ampul” olmuş deyimi böylece koğuşta yer
etmişti.
Bu astsubay arkadaş; evli ve iki
erkek çocuk sahibiydi. Tutuklanmadan önce biraz çapkınmış. Bir gece dostuyla
gece kulübünde eğleniyorlarmış, alkolü fazla kaçırmışlar, bayan arkadaşı başka
masadaki erkeklerle ilgilenmeye başlamış. Bizim astsubay arkadaş ikaz etmiş,
ama nafile dinletememiş. Bunun üzerine silahını çıkarmış korkutmak amacıyla,
tekrar ikaz etmiş. Bayan arkadaşının ilgisini yine kendine çekememiş, bunu
üzerine silahını ateşlemiş ve kadın ölmüş. Şimdi bu astsubay arkadaş cinayetten
yargılanıyor.
Ziyaret günlerinde eşiyle
tartışmalarına çok tanık oldum. Çocukların çok seviyordu, kucağından
indirmezdi. O yüzden ziyaret sonrasında yatağına çekilir, ağlar ve ampul
olurdu. Bizde bunu bildiğimizden yalnız bırakmaz, meşgul ederdik.
Eşi bir sekreterlik işi bulmuş.
Önceleri her hafta ziyarete gelirdi, sonra on beş günde, daha sonra da ayda bir
gelmeye başladı. Ve ikinci bir darbe daha aldı astsubay arkadaş, eşiyle
boşandılar. Çünkü on iki yıl ceza almıştı. İlk günlerde bizim ilgilenmemizle
iyi gidiyordu, sonra şoka girdi. Ne yemek yapıyor, ne havaya çıkıyor, ne insanlarla
konuşuyordu. Yani tam “ampul” olmak üzereydi. Bir gün ilgilenmek için yanına
gittim, nefesi kolonya kokuyordu. Çok şaşırdım ne yapacağımı bilemedim. Biraz
politik bir yanı olsa kolaydı. Sonra çocuklarını düşünmesini, babası olarak
onlara karşı sorumluluğu olduğunu, onlar için ayakta kalması gerektiğini
anlattım. Ama ancak bir gün idare ediyordu.
Bu arkadaş, cinayetten
yargılandı, ancak politik davadan yargılanan birçok insanlarında, tutukluluk
döneminde evlilikleri bitti.
Komiser Ömer Bülbül ve arkadaşı
da buradalar. Nedense kötülerle hep tuvalet yolunda karşılaşıyoruz. Yine
gecenin ilerleyen saatlerinde tuvaletten dönüyordum: Ömer’in arkadaşı geldi. Girmedim koğuşa,
sigaramı çıkardım tam yakacaktım, hemen atıldı “yakayım ağabey” dedi. Yak,
bende sizleri yakacağım dedim. Hemen uzaklaştı, benden böyle bir tepki
beklemiyordu sanırım. Koğuşa giriş çıkışlarda, kalabalık arasında; omuz atıp
rahatsız ediyorduk. O yüzden bizi gördüklerinde durup kenara çekiliyorlardı.
Birkaç gün sonra da üç polisi Ankara kapalı cezaevine götürdüler.
Bu arada A ve B bloklarda açlık
grevleri başlamıştı. Tutuklulara tek tip kıyafet giydirme zorunluluğu
getirilmişti. Sağ görüşlüler ve adli tutuklu denilen; yani politik
olmayan(kaçakçı, cinayetten, hırsızlıktan gelenler) teklifi hemen kabul
ettiklerinden yönetim, sol görüşlülere şiddet ve işkence uygulayarak, tek tip
kıyafetleri zorla giydirmek istiyordu. Onlarda açlık grevine başlamışlardı.
Bizim durumumuz subay koğuşunda kaldığımız için farklıydı, aslında zor durumdaydık.
Ancak konumumuzu muhafaza etmek için kıyafetleri giydik. Ne de olsa önümüzde
daha uzun cezaevi günleri vardı. Tek tip kıyafetle birlikte kısa saç, yani
asker tıraşı zorunluluğu da getirilmişti. Kıyafet giymeyi kabul eden saçını
kestirmeyi neden kabul etmesin, saçlarımız da kestirdik.
Saçlarımız kesildikten sonra
eşimle görüşmemizde, eşim şok olmuştu. Neden diye sordu, genel politika deyip
geçiştirdim. Dikkatli olmamız gerekiyordu, baskılar iyice artmıştı. Bu arada
mahkememizde başlamıştı. TKP davasına Ankara 2 numaralı sıkıyönetim mahkemesi
görevlendirilmişti. Savcı iddianameyi hazırlayan havacı Binbaşı; Atilla Tülay’dı.
Mahkeme başkanı da hâkim Halis BAŞAL’dı. Dava süreci içinde diğer hâkimler
birkaç defa değişti. Değişmeyenler; Halis BAŞAL ile üye hâkim İsmet KÜRÜMOĞLU.
Diğer üyeler ise; Hâkim Ön Yzb. Orhan KÖPRÜ ve Hâkim üye Kd. Yzb. Durmuş
GÖKDERE. Dava sonucunda hakkımdaki suçlamalarla ilgili hükümde imzası olanlar
saydığım isimler.
İddianamede hakkımda istenen ceza
maddeleri ise şöyleydi: T.C.K. 141.5.132.2, 1402 sayılı sıkıyönetim kanunun
17/1,T.C.K.173/3, 1402 S.K.22.T.C.K.158.2.31.71.74.76. maddeleri.
İlk mahkeme günü çok
heyecanlandım. Hayatımda ilk defa yargılanıyordum. Mahkeme salonu; yaklaşık bin
kişilik iki katlı kapalı bir spor salonu idi. Salonun tam ortasına mahkeme
heyetinin kürsüsünü kurmuşlar. Mahkeme heyeti beş kişiden oluşuyordu. Bir
savcı, dört hâkim. Kürsünün en sağında savcı, yanında hâkim üye, ortada başkan
ve onun yanında hâkim üye. Kürsünün sol alt yanına da avukatlar için yer
ayırmışlar. Ancak avukat sayısı ayrılan yerden çok fazla olduğu için bazıları
duruşmayı ayakta takip ettiler.
İlk duruşma günü kimlik yoklaması
yaptılar. Ziyaretçilere ayrılan üst kat tamamen doluydu. Duruşmaya tutukluların
birinci derecedeki yakınları alınıyordu. Herkes arkaya dönüp üst katta
yakınlarını arıyordu. O kadar kalabalıktı ki; ziyaretçin seni görmediği sürece
bulmak imkânsızdı. Ziyaretçin eğer oradaysa sen dönüp baktığında o; elini
kaldırırsa bulabiliyorduk. İki yüz
kişinin kimlik yoklaması ilk gün bitmedi. Bir hafta sonra duruşmaya devam
edilmek üzere oturum kapatıldı.
1982 Kışı Anakara da çok sert
geçti. Dışarısı diz boyu kar. Mamak cezaevine gelip gitmek çok zordu. Otobüsler
çıkamıyordu. Ziyaretçiler çoğu zaman yürüyerek geliyorlarmış. Biz ise kışın ayrı
bir boyutunu yaşıyorduk burada. Özgürlüğü özlemiştik. Ancak cezaevi yönetiminin
baskıları şiddetini giderek arttırıyordu. Birbirlerinden kopuk olan kişilerin haberleşmeleri
mahkemeye çıktıklarında daha kolay oluyordu. Böylece alınan karaların uygulanması
kolaylaşıyordu.
Cezaevi yönetimi açlık grevlerine
katılanlara görüş yasağı uyguluyordu. Ama bu durum, tutuklu yakınlarının
tepkilerine ve olayların basına yansımasına neden oluyordu. Açlık grevine
katılanlar sadece şekerli su ile besleniyorlarmış. Açlık grevi başladığından bu
yana yemekler harika çıkmaya başlamış. Etsiz yemek hiç çıkmıyormuş. Normalde
iki çeşit çıkan yemekler, tatlı ve meyvelerle birlikte üç çeşide çıkmış. Sağ
görüşlüler bayram ediyorlar, hatta solcular açlık grevlerine keşke devam etseler
diyorlarmış.
Olaylar böyle devam ederken
Erhan’la beni subay koğuşundan aldılar, B bloğun içindeki tecritlere koydular.
Anlamadık neden böyle yaptıklarını. Tek tip elbise dediler giydik, saçarlınızı
keseceğiz dediler kestirdik. Efendice koğuşta yaşıyorduk, kimseyle
uğraşmıyorduk. Neyse yaşamımız burada bize ait değil nasılsa. Tecritten daha
önce bahsetmiştim. Bir koğuşu dokuz tane hücreye bölmüşler. Her hücrede çift
katlı bir ranza var, birde tuvalet var. Allahtan tuvaletin oturulacak yeri içte
kalıyor da gelen giden görmüyor. Hücrenin demir parmaklı kapısı var. Ben üst
ranzaya yerleştim. Erhan; ben ışıktan uyuyamıyorum dedi. Yatınca tavanda asılı
olan ampul ile aramızda yirmi santim falan kalıyordu. Yatarken söndürüyordum
ancak koridordan gelen ışık aydınlatmak için yetiyordu. Biz on yedi nolu
hücrede kalıyorduk. Ons ekiz nolu hücrede de Deniz GEZMİŞ’ LER kalmış. On altı
nolu hücrede O zamanın mafyalarından ve kaçakçılarından Behçet CANTÜRK kalıyor
tek başına. On beş nolu hücreden biri hoş geldiniz dedi, DEV-YOL davasındanmış.
İki nolu hücreden biri seslendi: ben koğuş sorumlusuyum, geçmiş olsun,
isimleriniz nedir?” Erhan TEZEL, Musa SARGIN.” Hangi davadan? “TKP”.
Behçet CANTÜRK ile bilgi aktarmam
lazım dönemin önemli mafya babalarındandı.
“(1950 Diyarbakır-1994 İstanbul) Bölücü-Uyuşturucu Kaçakçısı.
Cantürkün babası Kürt, annesi ise Ermeni asıllıydı. 1975 yılından itibaren bazı
kaçakçıların faaliyetlerine ortak oldu. 1975 yılında Türkiye Komünist
Partisinin denetimindeki İlerici Gençlik Derneğinin (İGD) tertiplediği
Diyarbakır Lice protesto yürüyüşünün organize etti ve derneğe para yardımında
bulundu. Aynı yıl askere gitmemek amacıyla rüşvet vererek Konya Askeri
Hastanesinden çürük raporu aldı. 1977 yılında silah kaçakçılığına başladı. 1978
sonlarında Devrimci Doğu Kültür Derneklerine (DDKD) üye oldu, Aynı tarihte,
DDKDyi maddi yönden kuvvetlendirmek amacıyla silah, mühimmat, uyuşturucu madde
ve gümrük kaçakçılığına başlamıştı.1979 yılında Bulgaristan’dan kaçak olarak
PKK YE silah getirdi. 1981 yılında, illegal olarak Suriye’ye gitti ve ASALA
üyeleriyle, ASALA DDKD işbirliği ile uyuşturucu madde kaçakçılığı faaliyetlerini
birlikte organize etme kararı aldı.
1981-1983 yılları arasında Kapalıçarşı’da kuyumcu Ermeni ve Süryanilerle altın
ve pırlanta kaçakçılığı yaptı. 1983 tarihinde Dündar Kılıç ve İsmail
Hacısüleymanoğlunun, Kapalıçarşı’daki gayrimüslim ve Diyarbakırlılara, altın ve
pırlanta kaçakçılığını ele geçirebilmek amacıyla baskı yapması üzerine,
ASALA’nın Kapalıçarşı’ya yaptığı bombalı ve silahlı eylemi organize etti.
1983den 1994e dek Diyarbakır’daki uyuşturucu tekelini elinde tutuyordu. 22
Haziran 1984 tarihinde PKK üyesi olduğu gerekçesi ile Ankara Sıkıyönetim
Komutanlığınca tutuklandı. Mart 1993 ayı itibarıyla Akdeniz’de batırılan
Kısmetim I gemisinde bulunan 3 ton uyuşturucuya Hüseyin Baybaşın ile ortak
olduğu, PKK YE para toplanmasında kaçakçılar ile örgüt arasında aracılık
yaptığı, Nisan 1992 tarihinde İranlı Hüsno adlı şahıs ile birlikte Pakistan’dan
Türkiye’ye 6 ton baz morfin ve 5 ton esrar getirdiği iddia edildi.
14 Ocak 1994 tarihinde kimliği belirsiz kişilerce kaçırılan Cantürkün ve
şoförünün cesetleri, bir gün sonra Sapanca yakınlarında bulundu.
HAKKINDA YAZILANLAR
80li yılların başında askeri yönetime rağmen uyuşturucu ve silah kaçakçılığında
hız kesmeyen ve ülkenin, elinde en çok nakit tutan ailesi olarak tanımlanan Cantürk’ler,
Lice’yi de “Eroin başkenti” haline getirdiler. Diyarbakır ve Lice’de
korkuyla karışık saygıyla anılan, uluslararası eroin kaçakçılığında etkin bir
rol oynayan aile ile ilgili belgeler Narkotik ve MİTTE hatırı sayılır
kalınlıkta dosyalar oluşturmaya başladı. Avusturya istihbaratından gelen
“Cantürk” dosyasında bakın neler vardı:
Ağabey Nizamettin Cantürkün büyük eroin tüccarı olduğu hakkında dış basında
çıkan, tekzip edilmemiş yazılar. Kayınbiraderleri Vehbi Orakçının, Lice
yakınlarındaki Kılıçlar Köyünde basılan eroin laboratuarı ve elde edilen
silahlarla ilgili bilgiler. Lice yakınlarındaki Kılıçlar Köyünde basılan eroin
laboratuarı ve elde edilen silahlarla ilgili bilgiler. Lice yakınlarındaki
Sığınak Köyüne bağlı Şemo Mezrasında yapılan operasyonlar sırasında ele
geçirilen 33 kilo eroin ve tam teşekküllü eroin laboratuarının ayrıntıları.
Cantürk’lerin kirli çamaşırları, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün
090681 “Şifre Yıldırım Telsizi” ile 4 Haziran 1981 günü 6 ilin
valiliklerine duyuruldu. Behçet Cantürkün doğum yeri olan, ülkenin bir ucundaki
Lice’yi daha iyi tanımak için, Alman Quik Dergisinin 10 yıl önce, “Eroin
kaçakçısı Türkler Lice’den geliyor” başlıklı haberinde yer alan, Düzeldorf
Kaçakçılık Savcısı Hans Helimanın resmi açıklamalarına kulak verelim:
“Türkler bizim için 1977 yılından beri dert oldu. Gün geçtikçe sayıları
artıyor. Son günlerde yakalananların hepsinin Lice’den geldiği saptandı. Bu
yüzden yakalanmaları da kolay olmaya başladı. Bizce, Lice de mükemmel eroin
laboratuarları olmalı. ”
Quik Dergisi, Lice denilince ilk akla gelen, daha doğrusu akıllardan hiç
çıkmayan Cantürk Ailesini “Eroin Kralı” olarak kapağına çıkartmıştı.
Lice’de yaşayan ve Cantürk soyadını taşımayanların yüz yüze gelmekten bile
çekindiği aileyi böylesine açık ve tehlikeli bir şekilde teşhir eden dergi, her
nedense tekzip edilmemişti.
Cantürklerin, kendi adlarını verdikleri sokağından hükmettikleri Lice için, Federal
Alman Polisi bir araştırma ekibi oluşturdu. İtalyan polisi özel bir arşiv,
Amerikan Narkotiği FNI ise daha ileri gidip bir broşür hazırlattı. Kısacası,
dünya üzerinde İstanbul ve Ankara’nın adını bile duymayan narkotik dedektifleri
Lice’den haberdardı.
“Güvenilir kaynaktan alınan bir haberde”, Diyarbakır İli, Lice İlçesi
halkından Reşit oğlu Behçet Cantürk ile Reşit oğlu Nizamettin Cantürkün
Italyadan bir gemi ile 7. 65 mm çapında Barette marka tabancayı yakın bir
zamanda Mersin-Antalya arasındaki sahilden çıkarttıkları ve çıkartma sırasında
tabancaların bir miktarının ıslanarak paslandığı ve çıkarttıkları tabancalardan
13 bin adedini Diyarbakır yakınlarında sakladıkları, iki bin adedini ise şu
anda paslarını gidermek için Van İli Başkale İlçesi yakınlarındaki bir köyde
silah ustaları tarafından paslarının giderilerek boyandığı, boyama işleri
bitince 2 bin adet tabancanın Irana verilip karşılığında bazmorfin alacakları,
diğer 13 bin tabancanın da ülkemizde dağıtımını yapacakları, ayrıca Behçet
Cantürkün annesinin Ermeni olduğu, isminin Hatun olduğu, 1965 yılında aile için
bir çatışmada öldürüldüğü, fakat merdivenden düşmüş gibi gösterildiği, Hatunun
erkek kardeşinin adının Sietro olup, halen Halep şehrinde kuyumculuk ve
ticaretle iştigal ettiği. Garabet isimli dayısının ise halen İstanbul ili
Kadıköy semtinde sigara bayiliği bulunduğu, ayrıca İstanbul Kapalıçarşı’da çok
sayıda akrabasının bulunduğu, bu akrabalarından bir tanesinin adının Tato
olduğu.
“Ayrıca, Behçet Cantürkün kardeşi Sabit Cantürk de, Lice İlçesi Kumluca
altında bir kulübünün olduğu, devamlı olarak akşamları eroin âlemleri tertip
ederek halkı eroine alıştırmaya teşvik ettiği, bunu maksatlı olarak yaptığı,
eroine bağımlılık kazandırdığı şahıslara eroin kaçakçılığı yaptırdığı ve
bunların Marsilya’ya yakın İtalya’da bulunan Ermeniler ile işbirliği kurarak,
Ermeni ideolojisine yardım ettikleri ve halkı silahlandırmak amacıyla
kaçakçılık yaptıkları, yukarıda söz konusu edilen tabancaları da bahis konusu
Ermeniler aracılığıyla ülkemize soktukları, adı geçenlerin Halep’teki
akrabalarının sık ziyarete gittikleri. Irandan aldıkları uyuşturucuyu Halep
üzerinden İtalya’ya kaçırdıkları, ayrıca Diyarbakır Lice depreminde Ermeni
grupların depremzedelere para yardımı yaptıkları ve bu arada Behçet Cantürk’e
10 milyon Türk Lirası verdikleri, bu ailenin para ile kaçakçılık başlatmasının
talimatının Ermenilerce verildiği istihbar edilmiştir. “
“Yukarıda belirtilen hususların, güvenilir elemanlarımızdan çok gizli
tetkik ve tahkikatının yaptırılarak, konu üzerinde hassasiyetle durularak,
suçluların suç delilleriyle birlikte yakalanmalarının temini ile neticeden
bilgi verilmesini önemle rica ederim. “
Büyük Göç
Polisin geçmişini didiklediği Behçet Cantürk, işlerini daha da büyüterek 70li
yılların sonunda 50 bin liraya Diyarbakır’da Demir Oteli satın aldı.
1979 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşerek otelcilik ve emlak
alım-satım işlerine başladı. Diyarbakır’ı asla defterinden silmeyen Cantürk,
Diyarbakır spora yüklü bağışlarda bulundu.
1983 yılında ASALA militanı Mıgırdıç Madaryan tarafından gerçekleştirilen
Kapalıçarşı Baskınında parmağı olduğu ileri sürülen Behçet Cantürk, 1984
yılında dönemin Kaçakçılık ve İstihbarat Daire Başkanı Atilla Aytekçin
düzenlediği bir operasyonla Diyarbakır’da ağabeyi Nizamettin Cantürk ve üvey
kardeşi Azed Cantürk’le birlikte gözaltına alındı.
Behçet Cantürk, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yaptığı, ASALA örgütüne yardım
ettiği, Kapalıçarşı baskınını düzenlediği gerekçeleriyle, Diyarbakır ve Ankara
Askeri Mahkemelerinde idam talebiyle yargılanmaya başlandı.
14 Ocak 1994 Cuma günü polis yeleği giymiş kişilerce durduruldu. Bir gün
sonra… Sapanca’da… Şakağına sıkılan tek kurşunla öldürülmüş olarak
bulundu… İşte Behçet Cantürkün Yaşam Öyküsü…”
http://www.bilgicenneti.com/d-6316-behcet+canturk.html
Herkes birbirinin yüzünü görmeden muhabbet ediyordu. Hatta on beş nolu
hücredeki Amasyalı dört ya da beş nolu hücredeki biriyle satranç oynuyordu.
Sayımlar burada koğuşun içinde
alınıyordu. Koridor nöbetçisi er, sayım ekibi gelmeden bizi sayım vaziyetine
geçiriyordu. Arkamız koridora dönük bekliyorduk. Sonra gardiyan hücre
kapılarını açardı. Sonra sayım ekibi askerler marşlar eşliğinde nara atarak bir
gürültüyle gelirlerdi. Sonra çavuş dikkat komutuyla birlikte istiklal marşının
herhangi bir kıtasını oku komutu verirdi. Hep bir ağızdan başlanırdı okunmaya.
Ben hiç bilmiyorum, şimdiye kadar da başımıza böyle bir şeyin geleceğini
düşünmediğimizden, ezberlememiştim. Okuma işi bittikten sonra çavuş yeni
komutunu veriyordu. Geriye dön, iki adım ileri marş. İki adım gittikten sonra,
tekrar geriye dön komutu verirdi. Sonra çavuş koğuş mevcudunu söyleyerek görüş
için nöbetçi subaya arz ederdi. Çavuş sonra say komutu verirdi. Bir nolu
hücredeki; bir, en son hücredeki de sondur komutan’ im derdi. Çavuş yerlerinize
marş komutuyla herkes hücrelerine girer, kapılar kapanır ve sayım biterdi.
Böylece iki yıl sürece hücre
yaşantım başlamış oldu.
Birkaç gün seslerden, kimin kim
olduğunu ve tecrit işleyişini öğrenerek geçti. En çok sesi çıkan on beş nolu
tecrit deki
Amasyalı arkadaştı. Arada bana
sesleniyordu, okuyacak kitap verebilirim diyordu. Kitapları nöbetçi er’lerle
gönderiyorlardı. Her er değil tabii ki. Onlar öğrenmişler kime güveneceklerini.
Her nöbetçi er’de konuşmuyordu zaten. Onlara kesin talimat veriyorlardı,
Tutuklularla konuşmayacaksınız diye. Ancak bazı er’ler bizlere güvendiklerinden
küçük kaçamaklar yapıyorlardı. Bu da bizleri mutlu ediyordu.
Bir gün Erhan’la beni aldılar
tecritten, A blok’a götürdüler ” kafese”
koydular. Burada bekliyoruz. Bizi getiren b blok görevlisi astsubay
işlemlerimizi yaptırıyor sanırım. Çok sevimsiz biriydi. Tutululara karşı özel bir
kini vardı sanki. Kafeste görevli erler neden geldiğimizi soruyorlar.
Bilmiyoruz dedik. Ne iş yapıyorsunuz dediler. Astsubayız dedik. Astsubayın ne
işi var burada dalga mı geçiyorsunuz, deyip copları rastgele vücudumuzun
çeşitli yerlerine vuruyorlardı. Üstümüzdeki bütün kıyafetleri çıkarttılar. İç
çamaşırlarımızla kaldık. Çıkarttığımız kıyafetleri kontrol ediyorlar, bir
taraftan da çıplak vücudumuza cop’la vuruyorlardı. Bize uygulanan şiddeti
gören, B blok görevlisi astsubay keyifle gülüyordu. Sonra kıyafetlerimizi
giymemiz için geri verdiler, giyindikten sonra kafesten çıkardılar. Şimdi a
blok görevlisi er’ler götürüyorlar, zemin kata kadar indik sanırım. Dehliz gibi
bir yere geldik, birçok kapılar var. Kapılardan birini açtılar beni içeri
soktular. Bir başka yere de Erhan’ı koydular. Karanlık bir yer, ışık falan yok.
Kapı yüksekliğinden sonra, yaklaşık elli santim yukarda beş santim çapında bir
havalandırma deliği var, oradan küçük bir ışık huzmesi süzülüyor. Yer beton ve
üstüne oturulacak hiçbir şey yok. Oturup sırtımı duvara yasladım ve ayaklarımı
uzatamıyorum, dizlerimi kırarak oturabiliyorum. İşte “TABUTLUK” dedikleri yer
burası. İçerde bir tane hastanelerde hastaların kullandıkları ördeklerden var.
Kolumdaki saatin kaç olduğunu bile görmüyorum karanlıktan. Yemek zamanlarını
kapı açılınca anlıyorum. Zaten ekmek arası bir şeyler veriyorlar, sulu yemek
yok. Galiba bir iki defa verdiler. Yemek kaplarını akşamları topluyorlar ve bu
esnada ördeklerdeki atıkları da boşalttırıyorlar. Bizden önce buraya getirilmiş
tutuklular birbirleriyle konuşuyorlar. Bu akşam Diyarbakırlı asker nöbetçiymiş.
Tek, tek “tabutlukları dolaşıp kapılarını vuruyor sigaranız var mı diye
soruyor. Ben yok dedim. İki adet sigara ile kibrit çöpü ve Eczası’nı yukarıdaki
havalandırmadan attı. İki gün idare et dedi bana. Birini içtim ikincisini akşam
ördekleri tuvalete boşaltmaya gidince yakalattım. On günümüz tabutluk ta böyle
geçti. On birinci gün çarçabuk bizleri çıkardılar, sakal tıraşı olmamız için
bir yere götürdüler. Her birimize birer permatik verdiler, uzamış ve sertleş sakalımı
keserken yüzümün birkaç yerini de kestim. Kanı durdurmak imkânsız, durmadan
akıyor. Sonra bizi tekrar B bloğa tecride geri götürdüler. Kolordu komutanı A
bloğu teftiş edecekmiş, o yüzden bizi apar topar çıkarmışlar. Belki daha ne
kadar kalacaktık kim bilir?
Erhan tecride geldikten sonra
bana karşı saldırganlaşmaya başladı. Küçük görmeye ve aşağılamaya başlamıştı.
Hatta bir gün dört adımlık tecritte volta atarken sinirlerimi bozdu, boğazına
sarıldım. Tuhaf bir şekilde hiç karşı koymadı. Bilinçli yaptığına inanmaya
başlamıştım. Bunun üzerine Blok amirliğine dilekçe yazdım, başka bir yere
alınmam için. Bir iki gün hiç konuşmadık. Zaten bir hafta sonra da beni en
sondaki tecride aldılar. Erhan’la yollarımız ayrılmıştı artık. Mahkemeye
giderken bile yan yana gelmiyorduk ve birbirimizi görmemiş gibi yapıyorduk. En
son tahliye olduğumuz gün gördüm, bir daha hiç görmedim, tam yirmi iki yıl
oldu, nerelerdedir ne yapıyordur kim bilir?
Bu tecritte ben yaşça büyük biri
kalıyordu. Ahmet UĞURLU. Sağlık nedenleriyle sayımlarda tecridin içinde
sayılıyordu. Yani doktor raporu vardı. Yoksa yaşına, hasta olduğuna
bakmazlardı.
TECRİT’TE YALNIZ GEÇEN GÜNLERİM
“Türk TV tüpünün babası öldü
Türkiye’de ilk televizyon tüpünü üreten Uğurgül
Fabrikaları’nın kurucusu Ahmet Uğurlu (72) geçirdiği kalp krizi sonucu
İstanbul’da vefat etti. Ahmet Uğurlunun cenazesi, bugün Ataköy 5′inci Kısım
Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile
kabristanına defnedilecek. 1995-1998 yılları arasında Kanal 6 Televizyonu’nda
Yönetim Kurulu Başkanlığı yapan Hasan Basri Uğurlunun babası olan Ahmet Uğurlu,
Türkiye’ye ilkleri getiren sanayiciler arasındaydı. Kırşehir doğumlu Uğurlu,
televizyon, televizyon tüpü, elektrik sayacı ve çelik döküm imalatını yapan
Uğurgül’ü kurmuştu.
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/04/26/117533.asp”
Ahmet UĞURLU’NUN başka bir
tecritte ortağı Ali Bey vardı. Şirket yöneticisi olarak birlikte
tutuklanmışlar. Tutuklanma hikâyelerini Ahmet UĞURLU’NUN kendinden dinleyelim.
“Televizyon tüpü üretimi için
gerekli hammaddeyi İtalya’dan ithal ediyorduk. Bu malzemelerin bir kısmı defolu
mallar idi, bunlar gümrük antreposun kalması gerekiyordu. Bizim bilgimiz
dışında Şirket görevlisi sağlam malzeme gibi, gümrük antreposundan çekip
fabrikada tüp imalatında kullanmışlar. Rakip firmalarda bunu öğrenip kaçakçılık
şubesine ihbar etmişler ve ortağımla birlikte tutuklandık.”
Ahmet Bey yatağının üstünde
oturarak beş vakit namazını kılan biriydi. Bir oğlu varmış, Amerika’da insan
mühendisliği konusunda eğitim almış. Şimdi kendi şirketinde müdür olarak
çalışıyormuş. Her hafta Çarşamba günleri uçakla İstanbul’dan ziyaretine gelip
aynı gün geri dönüyormuş. Aynı şekilde Ali beyin ziyaretçileri de.
Ahmet Bey bayram günleri tüm
koğuşa baklava siparişi verirdi. O yüzden koğuşta çok popülerdi. Hatta bir
defasında koğuşa televizyon alınması için blok amiriyle görüşmüştü. Ama kabul
edilmemişti, üstelik böyle bir istek kabul edilse bile tecritteki insanlar tarafından
seyredilmesi olanaksızdı.
Bir gün tecrite Fahrettin ASLAN’I
getirdiler, babalar koğuşundan. Bu koğuş sarımsak kokuyor beni başka bir yere
alın diye talepte bulunmuş onun için getirmişler. Behçet Cantürkün tecrit’ine
koydular. Behçet’i yine şubeye almışlardı, tecrit’i boştu. Behçet sık gidiyordu
emniyete. Ya sorgusunda eksiklikler buluyorlardı ya da yeni kanıtlar çıkıyordu
Behçet’in ifadesine başvuruyorlardı. Çok zeki ve dürüst biriydi. Fahrettin
ASLANI hiç sevmezdi korkak diye.
AHMET beyin tecrit’ine gelince
sayımlarda en son kişi ben olduğum için, sondur Komutanım demem lazım, çavuşa
komutanım demeyi gurur yaptığımdan demiyordum. Çavuş aslında iyi birisiydi,
baştan tekrar saydırdı. Ben tekrar sondur komutanım demediğim için, Nöbetçi
subayla konuştular sanırım, benden bir öncekiyle, benim yerimi değiştirdiler.
Baştan tekrar saydırdılar, benden sonraki sondur komutanım dedi ve üç defa
saydırıldıktan sonra, sayım da bitti. Bundan sonraki sayımlarda ben, benden
öncekiyle hep yer değiştirdim. Nöbetçi subayları da buna alıştı, ses
çıkarmadılar.
1982 kışının çok sert geçtiğini
söylemiştim; eşimle görüşmemizde canının çok sıkkın olduğunu fark ettim.
Nedenini sordum, beni üzmemek için önce söylemek istemedi. Ben ısrar edince
söylemek zorunda kaldı; parasızlıktan odun kömür alamamış. Bir görüşme sadece
bunu öğrenmek için geçti, başka hiçbir şey konuşamadan. Tecrite döndüğümde
moralim bozuktu, öyle sessizce oturuyordum Ahmet bey anladı tabi, moral vermek
istedi. Bak dedi,” ben hasta ve bir sürü para kaybetmişken senin kadar
üzülmüyorum. Sıkma canını bunlar da geçer dedi.” Bilse benim derdim başka.
Aklıma Şarkışla da ki arkadaşım Mehmet DİKİLİTAŞ geldi. Mektup yazdım ve ondan
para istedim. Mektubu da bir şekilde birileriyle postalattım. Eşimle bir ay
sonraki görüşmemizde bana ,”Mehmet bana odun-kömür almam için para gönderdi,”
dedi. “Bende geri gönderdim dedi.” Gurur meselesi yapmış. Oysa çok yakın
arkadaştık. Onlara bile zor durumda olduğunu fark ettirmiyordu. Eşime bundan
böyle ayda bir ziyaretime gel dedim. Hem kış çok sertti hem de masraf azalsın
istedim. Eşim de olumlu karşıladı. Ahmet Bey yardımcı oluyordu, sadece sigaraya
para veriyordum. İki ay Ahmet beyle aynı tecridi paylaştık. Sonra beni onsekiz
yirmi kişilik küçük bir koğuşa aldılar. Bizim astsubay koğuşu olarak kaldığımız
yere çok yakın. Burada sol ve sağ tutuklu sayısı birbirine çok yakın. Sol
grubun içinde TKP’ li bir ben vardım. Diğerleri DEV-YOL gurubundandı. Dört ya
da beş kişilerdi. İçlerinde benden de yaşlı öğretmen bir arkadaş vardı. Onunla
süreç içinde daha yakın olduk birbirimize. Diğerleri birbiriyle bile
geçinemezlerdi. Nasıl insanlardı anlamıyorum, sanki mahkemede birbirlerine
karşı doldurulup geliyorlardı. Önceleri karışmıyordum. Baktım olacak gibi
değil, beş kişilik komünü ikiye ayırıyorlardı. Ortaklaşa alınan malzemeleri sen
çok yedin, o çok yedi gibi düşüncelerle birbirlerini suçlayıp hemen gruptan
ayrılıyorlardı. Bende sorunu didikleyip önce bunları ayırıp sonra
birleştiriyordum. Bunu iki defa yaptım. İşlerinde yaşça büyük olan öğretmen anladı.
Bana dedi ki sen bunu bilinçli yapıyorsun, evet dedim. Neden dedi? Kaç defadır
ufacık sorunlarla birbirlerini kırıyorlar ve ayrılıyorlar, bende onlar
ayrılmadan bunu yapıyorum ki düşünsünler bir daha yapmasınlar ve sorunlarını
konuşarak çözümlesinler istedim. Zaten bundan sonra ayrılmadan önce bana
geliyorlar, Konuşuyoruz ve sorunları çözüyorduk. Komün başkanı öğretmen
arkadaştı ama gölge başkan bendim. İlk defa böl, parçala, birleştir, yönet
formülünü burada uyguladım ve başarılı da oldum.
Öğretmen arkadaşla çok samimi
olduk, birlikte İngilizce çalışıyorduk, ikimizin günlük bir paket sigara
hakkımız vardı, onar adet bölüşürdük. Bir sigaranın yarısını ben, yarısını o
içerdi.
Bizim koğuşun penceresi
havalandırmaya bakıyordu. Diğer koğuşlar havaya çıktıklarında, bizim koğuşta
tanıdıkları olan varsa konuşmaya çalışıyordu. Görevli askerler engellemeye
çalışırlardı ama yinede bu girişimde bulunuyorlardı. Blok amirine şikâyet etmiş
askerler. Bunun üzerine koğuş penceresini dışarıdan düz bir levhayı, pencere demirlerine
kaynak yaparak kapattılar. Ne ışık alabiliyoruz nede oksijen. Karar aldık,
sayımdan önce herkes sigara içecek. Ufacık yer zaten, göz gözü görmüyor, duman
altı olduk. Sayım sırası bize geldi, çavuş kapıyı açtı, açmasıyla ürkerek
kendini geri çekti, yangın çıktı zannetmiş. Koğuş sorumlusu, pencerenin
kapatıldığını, yemekten sonra da sigara içilince böyle oluyor dedi. Sayımdan
sonra kaynak makinesiyle perçinli yerleri kopartarak, levhayı kaldırdılar.
Sigara eylemi başarılı olmuştu.
Öğretmen arkadaşın eşi “HEMA” da
çaycı olarak işe başlamış. Liseye giden bir kızı ve ortaokula giden bir oğlu
varmış. Evleri kiraymış. Tutuklanınca öğretmen maaşı da kesilmiş eşi çalışmak
zorunda kalmış. Çıkınca ne iş yaparım düşünceleri üretiyordu. Ben ondan önce
tahliye oldum. Çıkınca eşini ziyarete gittim. İyi haberlerini götürdüm, çok
memnun olmuştu. Öğretmen arkadaş tahliye olunca kırtasiye işine girmiş, beni
aradı buldu, ziyaretime gelmişti. Morali bozuk olunca yataktan hiç çıkmıyordu,
kafasına battaniyeyi çeker öyle yatardı.
Bir gün sabah erkenden kalkıp,
kahvaltı hazırlamış, o gün benimde mahkemem vardı. Bizim mahkemenin de
sonlarına yaklaşıyorduk. Artık karar aşamasına gelinmişti. Beni tahliye olursun
inşallah dilekleriyle uğurladılar. Akşam mahkeme dönüşünde arkadaşlara şaka
yapmaya karar verdim. Koğuştan içeri girince hemen etrafımı sardılar; söyle,
tahliye oldun mu dediler. Evet, üzgünüm sizlerden ayrılacağım için dedim.
Herkes çok sevindi, öğretmen arkadaşa baktım yatağına gitti ve battaniyeyi
kafasına çekip yattı. On dakika sonra şaka yaptım size, mahkemeyi bir sonraya
attılar dedim. Baktım öğretmen arkadaş yatağından kalktı hiçbir şey söylemeden,
ben bir çay yapayım dedi. Yüzünde bir mutluluk ifadesi vardı. Yalnız kalmaktan
korkuyordu, aslında benim tahliye olmadığıma üzülmüştü. Ancak hapishane
psikolojisi işte, insan çok sevdiği birinden ayrılınca üzülüyor, hocanın durumu
da buydu.
Yönetimin gönderdiği çayların
posasını atmıyorduk. Biriktirim kurutuyor ve yeniden demliyorduk. Banyodaki
elektrik anahtarından bir kablo çekip zeytin ya da peynir tenekelerinde su
kaynatıp tekrar bu posalardan çay demliyorduk. Baya da güzel demleniyordu.
Sayımlardan önce de bu kabloları söküp gizli yerlerde saklıyorduk. Çünkü daha
önce aldırmıştık. Hocayla bir ay daha geçirdik. Bir ay sonra tekrar mahkemeye
çıktık. Artık karar verilecekti. Bu mahkeme çok kalabalıktı. Herkesin
ziyaretçisi gelmişti meraktan. Avukatların tamamı da mahkemedeydi. Mahkemenin
ilk başladığı gün gibiydi. Herkes çok heyecanlıydı. Hesaplar yapılıyordu. Ben
ceza alacağımı biliyordum ve en kötüsüne kendimi hazırlamıştım. İddianamedeki
sıra numaram 199 idi. Kararlar okunmaya
başlandı. Herkese önce aldıkları cezalar okunuyordu. Ve sıra bana geldi; 141-5
den beş yıl, sıkıyönetim kanuna muhalefetten de bir yıl, yine 132. maddeden de
üç yıl, bir yıl da arttırmışlar dört yıl. Yani toplam on yıl sekiz ay ceza
verdiler. Ziyaretçiler tarafına eşime baktım tepkisini ölçmek için. Ağlıyordu
yanında ablası Havva da vardı, o da ağlıyordu. Daha fazla bakamadım başımı çevirdim.
Ben şok durumdaydım. Tüm duygularımın yerini bir boşluk almıştı, kafamın içi
bomboştu. Ben kendimi toplayıncaya kadar kararlar okunmuş, kimlerin tahliye
edildikleri okunuyordu. Bu bölümde sıra
atlamaları olduğundan benim de adım okundu;” yattığı süre göz önüne alınarak
tahliyesine karar verilmiştir.” Bu defa gülerek baktım ziyaretçilerin olduğu
tarafa, eşim ve ablası bu defa ayakta sevinçten zıplıyorlardı. Görülmesi
gerekir bu sahnenin, avukatlar ziyaretçiler, tutuklular herkes ayakta,
birbirlerine bir şeyler söylüyorlar, görevli askerler engel olmaya çalışıyorlar
ama ne mümkün. İnsanlar tahliye olmuş, özgürlüklerine kavuşmuş, esaret bitmiş,
hasret bitmiş, çocuklarına kavuşacaklar, kuralları dinleyen falan yok. Herkes
ziyaretçisine el sallayarak mahkeme salonundan ayrıldı, kaldıklar blok
araçlarına doğru yürüdüler.
Koğuştan içeri girdim, bir önceki
mahkemede şaka yaptım ya şimdi herkes ne söyleyeceğimi merak ediyor, yüz ifademden
bir şey anlaşılmayacak şekilde; bir ay sonraya attılar mahkemeyi dedim. İki
dakika sonra duramadım söyledim; gülerek gidiyorum arkadaşlar dedim. Önce
beklediler bir tepki vermediler acaba yine şaka mı yapıyor diye. Sonra ciddi
olduğumu görünce herkes kutladı. Ve on dakika sonra hoca yine yatağına gitti,
battaniyeyi kafasına çekerek yattı. Bu defa ağlıyordu.
Tahliye işlemlerini hemen
bitiremeyecekleri belliydi, bir gece daha kaldım, olsun son gecemdi. Çok
heyecanlı idim, önümde yeni bir hayat beni bekliyordu. Hem arkadaşlarımla
vedalaşmak için uzun bir zamanım olacaktı.
Özel eşyalarımı topladım; kitaplarımı ve diğer kıyafetlerimin hepsini
bıraktım, ihtiyacı olanlar vardı.
Sabah kahvaltısından sonra tekrar
vedalaştım arkadaşlarımla; beni sevenler üzülüyorlardı, özellikle hoca, ama yapacak
bir şey yoktu. Saat dokuz gibi koğuş kapısı açıldı ve dışarı çıktım. B blokta
bürokratik işlemler bitince, çıkış nizamiyesinin orda bir binada beklemeye
başladık. Tahliye olanların hepsi buradaydı. İki saat kadar bekledik burada.
Artık son dakikalarımdı sabretmem lazım;
dört yıl sekiz aylık esaretin bitmesine dakikalar kalmıştı. Ne mi
hissediyorum; dünyaya yeni gelmiş ve arınmış, ama her şeyi yeni baştan
öğrenmesi gereken bir çocuk gibiydim sanki. Bir hatırlatma yapayım: Latin Amerika
ülkelerinin birinde; Komünist partisinin Başkanıyla yardımcısı tutuklanıyorlar.
Yirmi yıl bir hücrede dünyadan soyutlanmış olarak geçiriyorlar; ne radyo ne de
gazete. Tüm bildiklerini her gün birbirlerine bıkmadan anlatıyorlar. Çıktıklarında, bilgi düzeyleri sıradan bir
işçinin kadar kalıyor. Ama biz şanslıydık insanlarla konuşup gazete ve kitap
okuyabiliyorduk.
Öğle vakti sırayla nizamiyeden
çıkışımızı yaptık. Eşim Hatice ve oğlum Utkan gelmişler beni karşılamaya.
Kucaklaştık, sarıldık birbirimize, sevinç gözyaşları döktük. Hemen bir taksiye
bindik, takside oğlum, baba ben okula başladım, biliyor musun dedi. Biliyorum
oğlum dedim. Eve gidiyoruz, basın evlerine, dostlar, sevenler hazırlık
yapmışlar benim için.